Türkiye’nin en iyi yerel yönetim ağı Özelkalem’in başlattığı ve bu haftaki konusu Kentlerde Sağlıklı Tarım olan Çarşamba Oturumları’nda konuşan Ardahan Belediye Başkanı Faruk Demir, “Türkiye’de her alanda üretim var ama sorun şu: Vatandaş üretiyor ama kime satacağını bilmiyor.”

Geçtiğimiz çarşamba günü Katılımcı Yönetim konusunu işleyen ve büyük ilgi gören ilk oturumda, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi İksadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Kemal Görmez, Ankara Kent Konseyi Başkanı Halil İbrahim Yılmaz, Türkiye Kent Konseyleri Birliği (TKKB) Yönetim Kurulu Üyesi Zeynep Özbaş Arıkan, Sarıyer Belediye Başkanı Şükrü Genç’in konuşmacı olarak katılmış, Merkez Valisi Yusuf Erbay’ın ise moderatörlüğü üstlenmişti. Bu hafta ise Çarşamba Oturumları’ndan masaya Kentlerde Sağlıklı Tarım konusu yatırılacak. Oturumun konukları, Ardahan Belediye Başkanı Faruk Demir, Atatürk Üniversitesi’nden Prof. Dr. Taşkın Öztaş ve Prof. Dr. Tecer Atsan, KÖY-KOOP İzmir Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Neptün Soyer ve Slow Food Tarsus Birliği Lideri Yasmina Lokmanoğlu oldu. Oturumun moderatörlüğünü ise Gazi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Bahar Yenigül üstlendi. Oturum Özelkalem Youtube kanalından canlı yayınlandı.

Pandemi sürecinde tarımın önemini anladık”

Açılışta konuşan Doç. Dr. Bahar Yenigül, tarım konusunun oldukça önemli bir konu olduğunu dile getirerek, Erengül Bilenser’e oturum için teşekkürlerini iletti. Pandemi dönemiyle birlikte tarım sektörünün öneminin tekrar anlaşıldığına dikkat çeken Yenigül, Türkiye’nin hem güçlü hem de zayıf yönleri bulunduğunu belirterek, zayıf yönlerimizi fırsata çevirmek adına yapılan bu toplantıların önemini de vurguladı. Tarımın gayri safi milli hasıla içindeki payının düşmesine rağmen, önümüzdeki dönemde bazı ekonomistlerin bunu tersi yönünde görüş bildirerek, bu payın artacağına yönelik tahminleri de bulunduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Yenigül, sürdürülebilir ve sağlıklı tarıma yönelik halkın talebinin arttığını söyledi.

Doç. Dr. Bahar Yenigül
Doç. Dr. Bahar Yenigül

Yerel yönetimlerin de gündeminde olmalı

Yenigül, tarımın artık yerel yönetimlerin de gündemlerinde olması gerektiğini belirterek, “Yerel yönetimleri sadece imar gibi, yapım onarım gibi işleri değil, tarım gibi, sosyal sorumluluk alanları gibi alanların arttığını görüyoruz. Yerel yönetimlere, hem gıda teminini sağlamak hem de gıda güvenliğini sağlayabilmek ve daha ucuz gıdaya erişimi sağlayabilmesi noktasında yeni görevler düşüyor” dedi. Sağlıklı tarımın gerçekleştirilmesi konusunda da artık belediyelere çok önemli görevler düştüğünü sözlerine ekleyen Doç. Dr. Bahar Yenigül, tarımsal üretimin planlanması her ne kadar merkezi yönetimlerin konusu olsa da hem merkezi yönetimin hem yerel yönetimlerin iş birliği yaparak birlikte hareket etmelerinin çok daha faydalı olacağını söyledi. İklim değişikliğinin de bu konuda önemli olduğunu vurgulayan Yenigül, kentlerde sağlıklı tarımdan bahsederken, ‘iyi tarım’ uygulamalarının da burada gündeme geleceğini belirtti.

İşimiz sadece yol, kaldırım değil”

Yenigül, ilk sözü ise Ardahan Belediye Başkanı Faruk Demir’e verdi. Demir sözlerine teşekkür ederek başlarken, Ardahan ekonomisinin büyük oranda hayvancılıktan oluştuğunu söyledi ve tarımda ise yem bitkileri kısmının ağır bastığını belirtti. Ardahan’ın rakımının en alçak yerin 1850 metre olduğunu dile getiren Demir, yem bitkilerinin üretiminde de sıkıntı çektiklerini sözlerine ekledi. Özellikle yem fiyatlarındaki yüksekliği hayvancılık alanında katma değer üretilmesinin önüne geçtiğini söyleyen Faruk Demir, yeni sosyal belediyecilik anlayışından bahsederken, “Belediyelerin sadece, yol, kaldırım, kanalizasyon, çöp toplama gibi işleri değil, kendi bölgesindeki ürünlerin sağlıklı olarak yetiştirilip, üretilmesiyle de ilgiliyiz” dedi.

Ardahan BElediye BAşkanı Faruk Demir
Ardahan Belediye Başkanı Faruk Demir

Belediye başkanı mı, tarım bakanı mı?

Seçim döneminde de vaatleri arasında hayvancılık ile ilgili sözlerinin olduğunu belirten Başkan Demir, entegre tesislerinin ve süt ürünlerinin daha sağlıklı koşullarda işlenmesiyle ilgili projeleri olduğunu dile getirdi. “Bu tanıtım broşürlerini ilk dağıttığımız, “yahu bu adama belediye başkanı mı olacak, tarım bakanı mı olacak?” şeklinde tepkilerle karşılaşmıştık. Ama şimdi herkes bunların yapılması gereken şeyler olduğunu kabul ediyor” ifadelerini kullanan Başkan Demir, “Geçen yaz yaptığımız Ardahan Günleri toplantımızda, Sayın Neptün Soyer’i de biz konuşmacı olarak davet etmiştik. Soyer Hanım, bize Ardahan’da ne yapılmasını gerektiğini bir günde bize nakşetti. Ve onun önderliğinde ilk defa Ardahan’da bir kadın kooperatifi kuruldu. 25 Ardahanlı kadın, Ardahan Kadın Girişimi Üretim ve İşletme Kooperatifi’ni kurdu. İlk icraatımız da bir kadın kooperatif atölyemiz oldu. Maske üretmeye başladık. Türkiye’de 81 vilayette maske sıkıntısı çekmeyen ender illerden olduk”

Gravyer peynirin ilk olarak Ardahan’da üretildi

Kooperatifin şu ise özellikle yem bitkilerine yönelik çalışmaları olduğunu belirten Faruk Demir, “Bunların daha fazla toprakla buluşması Ardahan Kadın Kooperatifi çalışmalarını sürdürüyor. Ayrıca yine SERKA’dan (Serhat Kalkınma Ajansı) destek aldık. Ardahan Yerel Ürünleri Çarşısı ile dağınık durumda olan Ardahan’ın yerel ürünleri için bir yer inşaa ediyoruz. Proje devam ediyor” ifadelerini kullandı. Gravyer peynirine de değinen Başkan Demir şunları söyledi: “Gravyer, iki Belçikalı ya da Norverçli kardeş tarafından ilk olarak Ardahan’da üretilmiş. Onlardan sonra, bizim Malakanlar dediğimiz Rus kökenli yurttaşlarımız üretim yapmış. 1800’lerin sonlarında iki kardeş Anadolu’yu taradıktan sonra Ardahan’da gravyerin üretimi yapmış. Bu konu üzerinde de çalışıyoruz.”

Ardahan’ın yerel markası Kura

“Önümüzdeki bahardan itibaren, boş kalan bütün arazilerimize kadın kooperatifi olarak yem bitkileri ekeceğiz. Yine Tarımsal Kalkınmayı Destekleme Kurumu’na kadın kooperatifi olarak bir araç parkı projesi hazırlandı. Buradan alacağımız araç-gereç ile kooperatifimiz kendi üretmek istediklerini tarım ürünlerini kendi araç-gereçleriyle üretecekler. Belediye olarak da kendi markamızı oluşturduk. Şehrin içerisinden geçen nehrin adını tarım markamız olarak belirdik. Markamızı adı Kura” ifadelerini kullanan Demir, bal konusunda da çalışmaları olduğunu belirterek, balımızın daha çok tanıtılması için patent aldıklarını belirtti.

Tescillenmemiş organik ürünleri

Başkan Demir, “Yakın zamanda Aradahan Belediyesi’nin ürünleri olan, kaşar, bal, gravyer, çeçil, fasülye, buğday ve et ve et ürünlerini tüketimin daha yüksek olduğu yerlere hem kadın koopratifi, hem de belediyenin kendi şirketi olan Kura Yerel Ürünleri şirketi aracılığıyla tüketicilere ulaştırmaya çalışacağız” dedi. Ardahan’ın Türkiye’nin en temiz havasına sahip olduğunu belirten Faruk Demir, “Burada yetişen gerken hayvansal ürünler gerekse de tarımsal ürünlerin, tescillenmemiş organik ürünlerdir aslında. Zira bölgemizde çevreyi kirletecek bir sanayi kuruluşu vs. yok. Tarlalarımızda da çok kimyasal gübre kullanmayız” dedi.

Cumhuriyet tarihinde ilk defa”

Demir son olarak şunları söyledi: “Kadın kooperatifimiz, bir bağışçımızın da desteği ile istihdama yönelik de bir çalışma gerçekleştiriyor. Bir bağışçımız kadın kooperatifine tekstil fabrikası kuruyor. Ardahan’da 10 kişinin bir arada çalıştığı bir istihdam alanı yok. İnşallah 1-1 buçuk ay sonra açılıyor. 300 kişilik istihdam yaratılacak burada. Cumhuriyet tarihinde ilk defa, Ardahan Kadın Kooperatifi 300 kadınımızın istihdam edileceği bir tekstil fabrikası kuruyor.”

Prof. Dr. Taşkın Öztaş
Prof. Dr. Taşkın Öztaş

Tarım toprakları insan eliyle bozuluyor

Moderatörlük görevini üstlenen Doç. Dr. Bahar Yenigül, Ardahan Belediye Başkanı Faruk Demir’in ardından sözü Atatürk Üniversitesi’nden Taşkın Öztaş’a verdi. Prof. Dr. Öztaş, sözlerine farkındalık yaratıldığı için teşekkür ederek başladı. Pandemi döneminde tarım sektörünün öneminin anlaşıldığını vurgu yaparak konuşmasına başlayan Öztaş, “Ben pandemi sonrasında, yeni dünya düzeninde, tarımın bütün milletlerin etkileyeceğinin altını çizmek istiyorum” dedi. Özellikle Birleşmiş Milletlerin tarımla ilgili değerlendirmelerinde iklimsel bir değişimin meydana geldiğini, kuraklığın, çölleşmenin, sellerin ve erozyonların, yaşayan nüfusun hem gıda, hem enerji, hem de su kaynaklarını riske attığını belirten Prof. Dr. Öztaş, “Dünya üzerindeki tarım topraklarının yüzde 40’ından fazlasının insan eliyle, yanlış uygulamalarla bozulduğunun farkına varmamız lazım. Dolayısıyla doğal etmenler ne olursa olsun, aslında doğayı kirleten, toprağın sürdürülebilirlerine etki edenin insan olduğunu da biliyoruz” diye konuştu.

İnceleyin:  Hayatı Kaçırmayanlar Kulübü Gaziantep'te Buluştu

Toprağın kıymetini bilmeliyiz

İnsanların tarım topraklarını kullanılamaz hala getirmesi nedeniyle kendilerine çok işler düştüğünü sözlerine ekleyen Taşkın Öztaş, “Bugün için topraksız tarım gibi uygulamarı düşünebilirsiniz ancak bunun hiçbir zaman dünyadaki artan nüfusun ihtiyacını karşılayacak düzeyde olması beklenmemeli. Toprağın yegane kaynak olarak algılanması gerekiyor. Topraktan varolduk, toprağa geri döneceğiz. İnsanoğlu yaşadığı ömür boyunca, ihtiyaç duyduğu hammaddenin yüzde 90’ından fazlasını toprağa bağımlı olarak elde ediyor. Dolayısıyla, bizim öncelikle toprağa saygıyı öğrenmemiz gerekiyor. Dünyanın pek çok yerinde toprak için ‘ana’ kelimesi kullanılıyor. “Mother land’ olarak adlandırılıyor. Bunun sebebi de şu; toprak hiçbir hesap beklemeksizin, size ürün veren, siz ne yapmış olursanız olun, size nankörlük etmeyen bir kaynaktır. O nedenle de bunun kıymetini çok iyi anlamamız gerekiyor” diye konuştu.

Toprak haritalarımız yok

Toprağın sadece tarım için kullanılmadığını, tarım için kullanılacak olan araziyi yönetenlerin de sadece tarımcılar olmadığını söyleyen Prof. Dr. Öztaş şöyle devam etti: “Her şeyden önce, mekansal planlamayı yapacak yeterli veriye sahip değiliz, toprak haritalarımız yok. Bir arazi kullanma planlaması yapılırken, eğer güncel, sağlam verilerin olduğu veriler elinizde yoksa, bunun üzerine yapacağınız planların da çok sağlıklı olamayacağı açıktır. O yüzden, biz öncelikle bu tür eksikliklerimizi gidermeliyiz. 5403 sayılı Toprak Koruma ve Arazi Yönetim Kanunu’nda da yerel yönetimleri dahil, toprak kaynaklarını haritalandırılması, özelliklerini ortayan konması, sınıflandırılması, kullanım planlarının yapılmasıyla ilgili bütün çalışmalar, en üst düzeyde valiliklerimizin kontrolünde yapılabilir.”

Alanlarımızı çok özenle korumamız gerekiyor

Büyükşehir belediyeleri sadece çevreyi değil, aynı zamanda tarım alanlarını ve su kaynaklarını korumakla da yükümlü diyen Öztaş, “Bir bölgede, özellikle yol güzergahlarının, geçirilmesinde bir hata yaparsanız, bunun etrafında ne kentleşmeye engel olabilirsiniz, ne de o kentleşmenin sosyal ihtiyaçlarını giderebilecek yapılanmaya engel olabilirsiniz. Bu bir şekliyle Türkiye’nin pek çok ilinde maalesef kötü örnek olarak karşımıza çıkıyor. Bunlardan bir tanesi de tabii ki Erzurum’dur” dedi. Erzurum’un, tarım arazilerinin amaç dışı kullanılmasının tipik bir örneği olduğunu belirten Prof. Dr. Taşkın Öztaş, “Türkiye’nin arazi varlığına bakarsanız, 78 milyon hektar arazimiz var, bu arazinin 1. ve 2. sınıf arazi vasfnızı koruyan varlığımız 11,5 milyon hektar. Yaklaşık, toplam ülke envanterinin yüzde 15’ine tekabül ediyor. Oransal anlamda düşük görünse bile Avrupa’da bir çok ülkenin yüzölçümüne eşdeğer bir potansiyelimiz var. Bizim bu tür alanlarımızı çok özenle korumamız gerekiyor” ifadelerini kullandı.

Planlamalar daha dikkatli yapılmalı

Son dönemlerde Bakanlar Kurulu kararıyla tarımsal potansiyeli yüksek ovaların koruma altına alınmaya başlandığını belirten Öztaş, 140 ile başlayan korumadaki ovaların sayısının şu an 200’ün üzerinde olduğunu, hedefin ise 270 olarak belirlendiğini söyledi. Söz konusu çalışmaların yeterli olmadığını sözlerine ekleyen Öztaş, şöyle devam etti: “Özellikle, Toprak Koruma Kurulları’nda tarım alanlarının amaç dışına çıkarılmasıyla ilgili olarak, daha dikkatli olunması gerekiyor. Çünkü, toprağı sadece tarım için kullanmıyoruz ama mekansal planlamasını yaparken, mutlaka bununla ilgili olan bütün paydaşlarının, ilgili kurumların ve kuruluşların birlikte değerlendirme yapması ve bunlar arasındaki eşgüdümün çok iyi sağlanması gerekiyor.”

Kaynakları yaratmamız gerekiyor

Kentsel tarımdan neyi anladığımız söyleyeyim diyerek sözlerine devam eden Prof. Dr. Öztaş, “Uluslararası Kentsel Tarım ve Gıda Güvenliği Kaynakları Merkezi bulunuyor. Bu merkezin, hem kent merkezinde hem de yakın çevresinde, o alanın kendi ekolojisine uygun olarak bitkisel ve hayvansal üretimi yaygınlaştırmak, teşvik etmek gibi bir işlevi var. Türkiye’de belki çok güncel olan bir konu değil ama baştan Hollanda gibi, Avrupa’daki bir çok ülkede çok önemli bir konsept. Amaç kentleri, kendilerini besleyebilecek kıvama getirmek. Bizim öyle olanaklar yaratmamız gerekiyor ki o insanlar, bulunmuş olduğu ilin kaynaklarını kullanmak suretiyle, kendi nüfusunu besleyebilecek yeterlilikte hammadde üretebilsin.”

Organik tarıma yakın bir üretimimiz var”

“1940’lardan 1970’lere kadar süren, “Green Revolution’, ‘Yeşil Devrim’ döneminin, dünyada artık açlığı bitirdiği algısı oluştu. Ama yıllar geçti bir de baktık, sularımız kirlenmiş, ürünlerimizi sağlıksız olduğunu tartışmaya başlamışız. Yeni bir düzen yaratıldı. Tabii dönemde dünya nüfusu hızla artıyor, artan nüfusu besleyecek kadar tarım alanınız yok, yapmanız gereken nedir? Birim alandan daha fazla ürün elde etmenin yollarını aramak. Bunun için de daha fazla kimyasal gübreyle, sulamayla, kaliteli tohum kullanmayla, zararlı otlarla mücadele ile daha fazla ürün elde etme yollarına gittik. Olması gereken bir süreçti belki de bu… Ama bugün biz çevre dostu tarımı, iklim dostu tarımı, eko tarımı tartışır olduk. Organik tarım bunun en önemli bileşeni olarak karşımıza geldi. Türkiye’nin belli bölgeleri hariç, kimyasal gübrenin kullanılmadığı, organiğe yakın bir üretim şeklimiz var. Bizim böyle bir potansiyelimiz var. Türkiye sahip olduğu coğrafi farklılıklar nedeniyle, iklim nedeniyle, çok değişken bir ülke ve bu da tarıma yansıyor.”

Toprağı tarımdan ayırmayın

Öztaş şöyle devam etti: “Türkiye, dünyada kendi kendini besleyebilecek, ürün çeşitliliği miktarı bakımından söylüyorum, 10 ülkeden bir tanesi konumunda. Bir çok üründe dünya lideriyiz ya da ilk 10 ülkeden birisiyiz. Bunlar tabii ki çok önemli göstergeler. Yeterki biz doğru kullanmayı, doğru zamanlamayı yapabilelim. Bu noktada da yerel yönetimlere çok önemli işler düşüyor. Burada doğru tarım uygulamaları, altyapı vs. çok önemli. Biz üniversiteler, akademisyenler olarak, sahip olduğumuz bilgiyi özellikle çiftçimizle ve üreticimizle paylaşmayı kendimize görev addetmişiz. Atatürk Üniversitesi başta olmak üzere şunu söyleyeyim, bizim bölgesinde tek olan bir hayvan hastanemiz var. Hayvancılıkla ilgili sorunların yaşandığı dönemlerde bu çok önemli bir hizmet. Lakin bizim imkanlarımız belli bir noktaya kadar. Eğer toprak üzerinde bir planlama yapılacaksa, bu çok çok önem arzediyor. Mutlak suretle tarımı tarıma bırakın, toğrağı tarımdan ayırmayın.”

Prof. Dr. Tecer Atsan
Prof. Dr. Tecer Atsan

Belediyeler üniversitelerle görüşmeli

Doç. Dr. Yenigül, Öztaş’ın ardından sözü Prof. Dr. Tecer Atsan’a devretti. Atsan, 2012 yılında büyükşehir belediye yasası yayınlanmasıyla beraber kır ve kent kavramları arasında bir karmaşa yaşandığından bahsederek sözlerine başladı. Fiziki anlamda değişen bir şey olmadığını, köylerin mahalle halnie getirildiğini belirten Prof. Dr. Atsan, “Buralar yerel yönetimlere bağlandı. Yerel yönetimler tarımla ilgili bir çok hizmeti götürmeye başladı. Büyükşehir belediyeleri de bu konularda daha aktif oldu. Ama benim öncelikle istirhamım belediyelerin kendi bölgelerinde bilgi birikimi yapmış olan üniversiteler ile STK’lar ile görüşerek, görüş alarak yatırımlarını yapmalarını çok önemli buluyorum” dedi. “İşin ekonomik kısmına değinmek istiyorum” sözleriyle konuşmasına devam eden Tecer Atsan, şunları söyledi: “Örneği bir mezbaha yapacaksanız, mutkala bir ihtiyaç analizi yapılması gerekiyor. “Kapasiteyi tam olarak doldurabilecek hayvan varlığı var mı?” gibi sorular sorulmalı. Bunlara dikkat etmek gerek. Dünyanın pek çok ülkesinde kentsel tarım yapılıyor. Pandemi sürecinde bu tür şeylerin önemi ortaya çıktı. Ekonomik buhran dönemlerinde , savaş yıllarında ve tüm dünyayı etkileyen durumlarda, tarımsal üretimini önemi ve bunlara erişebilirlik çok daha fazla gündeme geliyor.”

İnceleyin:  Başkan Sema Pekdaş, Romanlar ile dans etti

Kentsel tarım ne kadar sağlıklı?

Kentsel tarımın, aslında tarıma elverişli olmayan, kent çeperlerinde, küçük alanlarda, hatta bina çatılarında, küçük ölçekte sebze ve meyve üretimi şeklinde yapıldığını belirten Prof. Dr. Atsan, “Burada şöyle bir sorun var: Kentsel tarım acaba ne kadar sağlıklı? Bunları kim kontrol ediyor? Örneğin hobi bahçeleri var gündemde. Tarım ve Orman Bakanlığı bu konuda bir ytasa çıkarmak üzere. Tarım arazilerine kurulan hobi bahçelerinin kaldırılması söz konusu. Bunların tarım arazisi üzerinde değil de boş arazilerde, uygun yerlerde kurulması gerekiyor. Yerel yönetimlerin bu konu da yol göstermesi gerekiyor. Böylece çok daha sağlıklı, etkili ve ticari olmayan, halkın ihtiyacını karşılayacak…” ifadelerini kullandı.

Şarampol hayvancılığı”

Kentlse tarımın yapıldığı yerlerin karayollarına uzak yerlerde yapılmasının çok önemli olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Tecer Atsan, bu bahçelerde üretilen ürünlerin, karbon emisyonlarından dolayı sağlıklı olmayacağını belirtti. Prof. Dr. Şahabettin Elçi’yi saygıyla andığını belirten Atsan, Elçi’nin bu konuda önemli çalışmaların olduğunu belirtti ve ekledi: “Hayvancılıkla ilgili çok güzel bir tabiri var: Bizim ülkemizde hayvancılık, ‘Şarampol hayvancılığı’ şeklinde yapılıyor. İlla ki görmüşsünüzdür. Karayollarının her iki tarafında hayvanların otlatıldığını görüyoruz. Motorlu taşıtlardan kaynaklanan zararlı gazlar oradaki bitkileri etkiliyor. Bunları tüketen hayvanların da durumlarına etki etmesi gayet normal. Onun için bu tür faaliyetleri uygun yerlerde icra etmek gerekiyor.”

Bu hepimizin hayali”

Türkiye’de son yıllarda ‘kentsel tarım’ kavramının popüler olduğunu belirten Atsan, özellikle pandemi sürecinde bu kavramın daha da ilgi çektiğini belirtti. Herkesin, “bahçeli bir evim olsun, orada kendim bir şeyler üreteyim” düşüncesi yaygınlaştı diyen Atsan, “Bu hepimizin hayali. Biz de üniversite bünyasindeki hobi bahçelerinde bunu yapıypruz. Öte yandan kentsel tarım faaliyetleri insanların birbiriyle tanışmasına, kaynaşmasına yol açıyor. Yerel yönetimler bu tür faaliyetlere girecek olursa halka eğitimler vermeleri gerekiyor” dedi. Yenigül, Prof. Dr. Tecer Atsan’ın sözlerini tamamlamasının ardından, tarım ve tarımsal arazilerin üstündeki en büyük baskının kentselleşme olduğunu belirterek, kentsel tarımın bu konudaki en önemli adımlardan biri olduğunu söyledi. Kent içindeki tarım arazilerinin kim tarafından ekileceği gibi konularında yetki karmaşası yaşandığını belirten Yenigül, bu konuda kurumların birlikte hareket etmeleri gerektiğini söyledi. Doç Dr. Bahar Yenigül daha sonra sözü KÖY-KOOP İzmir Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Neptün Soyer’e verdi.

Neptün Soyer
Neptün Soyer

Ne kadar salatalık üreteceğimizi bilmiyoruz”

“Biz köyde üreticileri olarak tarımsal kalkınmayla ilgili bir şeyler yapıyoruz. Size tarladan bir şeyler söylemek istiyorum” ifadeleriyle söze başlayan Neptün Soyer, “Yolda az önce, ürünlerini, salatalıkları yola döken üreticilerle konuşmadan dönüyordum. Salatalığınız neden yola döktünüz diye konuştuk. “E çok fazla vardı” dediler. E niye çok salatalık? Yani biz ne kadar salatalık üreteceğimizi bilmiyoruz. Menderes ilçesinde bir üretici o sene bir ton satıyorsa bunu, geçen sene de bir ton satmışsa, nüfusa oranla ne kadar satacağını bildiği halde, her sana daha çok salatalık dikiyor. Ondan sonra da o plansız üretimden sonra ürününü döküyor ve ‘Belediye başkanı nerede?’ diye soruyor. Yetki karşaması da burada başlıyor. Belediye başkanı orada aslında. Yerel yönetimler bir gecede kucaklarında zeytinyağı fabrikaları buldular. 16 bin köy kapandı bu memlekette. Biz İzmir KÖY-KOOP Birliği olarak, biz köylerde kırsal kalkınmanın sağlanması için çalışıyoruz.” dedi.

En önemli sermayemiz toprak”

Yetki karmaşası konusunda aslında, yerel yönetimlerin kooperatiflerden, ihale kanuna dahil olmadan, ürün alabileceğini bunun da bu karşamayı bir ölçüde ortadan kaldırdığını belirten Soyer, “Merkezi yönetimin yapacakları belli, yerel yönetimin yapacakları belli. Biz İzmir’de kamu ile ilişkilerimizi geçmişten gelen bilgilerimizle köprülerimizi çok doğru kullanıyoruz. Yapacağımız eğitim çalışmalarımızda odalarımızı ve üniversiteleri mutlaka yanımıza alıyoruz. Bizim jenerasyon debeleniyoruz açıkçası. O yüzden biz okul öncesi eğitimlerimizde tarımı da ders olarak veriyoruz. Çocuklarımıza tarımın ne kadar değerli olduğunu ve bizim en önemli sermayemizin toprak olduğunu anlatmamız lazım” ifadelerini kullandı.

Örgütlenmek çok önemli

“İzmir’de kırsalda yaşayanların payı yüzde 45. Eğer kentte yaşayanlar sofrasında tarım ürünleri bulabiliyorsa bu o yüzde 45’in sayesinde. Yüzde 45’in kırsalda yaşamaya devam etmesi de yerel yönetimin kırsal kalkınmadaki payıdır” diyerek sözlerine devam eden Neptün Soyer, “Sen örgütlen gel, ben senin ürününün pazarlanmasında kolaylık sağlayacağım, toprağının analizini yapacağım, senin tarımsal faaliyette suyla ilgili sorunun varsa bunun için de çözüm sağlayacağız dedik. Biz de üreticiler olarak üzerimize düşeni örgütlenmede yapıyoruz. Üreticiye köy köy gidiyoruz. Biz İzmir KÖY-KOOP olarak üreticiyseniz, örgütlüyseniz, haldeyiz, aracısız olarak, hem üreticiyi hem tüketciyi koruyarak, ürünü daha iyi pazarlamak için çalışmalarımıza başladık” dedi.

Önce kullanılmayan toprakları kullanalım

Kentsel tarımı kafamda oturtamıyorum diyen Soyer sözlerine şöyle son verdi: “Köyde arazilerimize sahip çıkmamız lazım. Dikey tarımı, toprağı olmayan Hollanda, Finlandiya konuşabilir. Ama biz Ardahan’daki meralarımızın 3’te 1’ini hala kullanmıyorsak, kentlerde sağlıklı tarımı konuşmayalım, önce kullanılmayan toprakları kullanalım.” Moderatör Yenigül, Soyer’e teşekkür ederek, köylerdeki tarımın korunması konusuna katıldığını belirtti. Yenigül son olarak sözü Slow Food Tarsus Birliği Lideri Yasmina Lokmanoğlu’na verdi.

Yasmina Lokmanoğlu
Yasmina Lokmanoğlu

Topraklarımızı, suyumuzu, havamızı kirlettik”

Yasmina Lokmanoğlu söze diğer konuşmacılara teşekkür ederek başladı. Slow Food’u anlatmak istediğini belirten Lokmanoğlu, “Ortaya çıkış noktası biyoçeşitlilik. Biyoçeşitliliğin önemini vurgular. Bir canlının yaşamını sürdürebilmesi için temiz havaya, temiz suya, temiz toprağa ihtiyacı vardır. Biz konvansiyonel tarımla ve endüstri ile yokettik bu topraklarımızı ve suyumuzu. Havamızı kirlettik. Çarpık kentleşmeye neden olduk, küçük çiftçiyi öldürdük. Devlerin girmesiyle hızlı bir kirlenme, hızlı bir tükenmeyi yaşıyoruz. Ek olarak deniz kaplumbağalarının kaybolduğunu farkediyoruz. Anadolu Kaplanı’nın kaybolduğunu farkediyoruz ama yanıbaşımızdaki Anadolu Tavuğu’nun kaybolduğunu farketmiyoruz ya da içtiğimiz sütün bambaşka bir şekilde geldiğiniz farketmiyoruz” ifadelerini kullandı.

160 ülkeden 1 milyon insan

Slow Food’un bu kayıpları vurguladığını ifade eden Lokmanoğlu, 160 ülkeden, 1 milyon insanın bu konuda gönülülük esasında çalıştığını belirtti. Tüzel bir kuruluş olmadıklarını belirten Yasmina Lokmanoğlu, “Meyvelerimiz yok olmasını istemiyoruz. Kendi meyve türlerimiz dururken, değişik değişik meyvelerle değişmesini istemiyoruz” dedi. Tarsus Slow Food olarak yaptıkları işlerden de bahseden Lokmanoğlu şöyle konuştu: “Tarsus Belediyesi ve Mersin Büyükşehir Belediyesi en büyük destekçimiz. Tarsus Ticaret Sanayi Odası, Tarsus Ticaret Borsası ve Tarsus Ziraat Odası ile beraber çalışıyoruz. 2019’da ilk yaptığımız iş, sarı ulak zeytinimize sahip çıkmak oldu. Bir kampanya başlattık. Kurumların desteğiyle bugün 10 ağaç dağıtılacak. Yine Mersin Büyükşehir Belediyesi Bahri Dağdaş Uluslararası Tarımsal Araştırma Enstitüsü ile sarı buğdayın ekimini sağladık. Çiftçi ekmek istemiyordu, sorun çıkarır diye ama ektikten sonraki mutlulukları görmeye değerdi.”

Yerel kültürü korumalıyız

Pandemi sırasında ücra köşelerde süt üreten, hayvancılıkla geçinen insanların sütlerinin firmalar tarafından alınmadığını tespit ettiklerini söyleyen Slow Food Tarsus Birliği Lideri Lokmanoğlu, konuyu Tarsus Belediyesi’ne illetiklerini ve belediyenin bu sütleri topladığını ve daha sonra tereyağı ve peynir üreterek bu ürünleri paylaştığını söyledi. Tarsus Belediyesi ile ‘Yeryüzü Marketi’ kurduklarını da dile getiren Lokmanoğlu, her şekilde beraber çalıştıklarını belirtti. Çok güzel projelere imza atacaklarını belirten Yasmina Lokamoğlu, önemli olanı ise şöyle tanımladı: “Önemli olan yerelimizi koruyup, bu zengin kültürümüzü, dünya kültür mirasına aktarmak.”

İnceleyin:  Tire'de 80 bin yazılı ve görsel araştırmacıların hizmetinde

Değerler kaybediliyordu

“Neden Tarsus’u seçtik?” sorusunu da cevaplayan Lokmanoğlu şunları söyledi: “Çünkü Tarsus 10 bin yıllık bir geçmişi var ve eski bir kültürü nesilden nesile iletmiş bir halk yaşıyor. Fakat sonra farkettik ki bu değerler kaybediliyor. Hacı Bayram Veli Üniversitesi ile beraber yapmış olduğumuz bir anket çalışmasında, artık Tarsus halkının, kendi geleneksel olarak pişirdikleri yiyeceklerden vazgeçmeye başladıklarını ve bu işten yoruldukları ortaya çıktı. Onlara dedik ki, “Gıda aynı bir müzik gibi aynı şiir gibi kültürün bir parçasıdır. Lütfen bırakmayın. Bunları beraber çalışalım ve sahip çıkalım.”

Nuh’un Ambarı

Nuh’un Ambarı isimli uygulamalarından da bahseden Lokmanoğlu, bu ambarın, kaybolmakta olan kültürel mirasların, somut olmayan kültürel mirasların saklandığı bir yer olduğunu söyledi ve ekledi: “Orada da Sarı Ulak Zeytini’ni, Patkara Üzümü’nü ve göçerlerimizi Tort Peyniri’ni aynı zamanda da evde yapılan ve hiçbir şekilde dışarıda satılmayan, ev yapımı Turunç Ekşisi’ni de listeye koyduk. Daha fazla da çalışmaya devam edeceğiz.” Yenigül açıklamaları için Yasmina Lokmanoğlu’na teşekkür etti. Ve İkinci tur için sözü Prof. Dr. Taşkın Öztaş’a verdi.

Aslında güzel şeyler de yapılıyor

Öztaş söze, kırsal alanlarda yaşayan insanların sosyal imkanlarının geliştirilerek, üretmiş olduklarıyla daha rahat ve daha huzurlu bir ortam içinde yaşamalarına olanak sağlanması gerektiğini belirterek başladı. “Çünkü o alanları terkettiğiniz zaman kentlerde yapacağınız tarımın ne kente gelen insanı mutlu edeceğini ne de o üretimle o nüfusu besleme gibi bir beklentiniz olmaması gerekiyor” diyen Prof. Dr. Öztaş şunları söyledi: “Türkiye’de aslında güzel şeyler de yapılıyor. İyi tarım uygulamalarına yönelik desteklerimiz var. Hayvancılık alanında, sulama alanında desteklerimiz var. Aslında önü açık olan bir uygulamadan bahsediyoruz. Yeter ki bunu yol gösterecek doğru insanlarla, doğru birimlerle biraraya getirmek gerekiyor.”

198 ülkenin imzaladığı anlaşma

“Birleşmiş Milletlerin çölleşmeyle mücadele anlaşması gereği yapmamız gerekenler var” ifadelerini kullanan Taşkın Öztaş, Türkiye olarak bu konuda önemli şeyler yaptıklarını da dile getirdi. “Mesela, 2015’te Ankara’da yapılan Birleşmiş Milletler 12. Taraflar Konferansı’nda Ankara İnisiyatifi paylaşıldı. Orada, ülkelerin tahrip ettikleri alan kadar, geriye kazanım yaparak, arazi iyileştirerek, bu tahribatın dengelenmesine imza atıldı. 2030 yılında tahribatı dengelenmiş bir dünya arzusuyla bir hedef belirlendi ve 198 ülke buna imza attı” diyen Prof. Dr. Öztaş, “Dolayısıyla da yerel yönetimlerin özellikle hem ürünlerin işlenmesiyle ilgili olarak kırsalda yaşayan vatandaşlarımızı orada tutmak anlamında, bu alanlara yönelmemiz gerekiyor. Tarımı tarıma uygun alanda yapmamız gerekiyor. Kentte yapabilirsiniz ama bizim için üretmek ve insanlarımızı sosyal anlamda bir gelir seviyesini artırmak istiyorsak bunu yerinde, köyde yapmamız gerekiyor” diye konuştu. Öztaş, bu oturumlarla bu mücadeleye katkı sağlandığını belirterek sözlerine son verdi.

Elimizde veri olmadığı için planlayamıyoruz”

Moderatör Bahar Yenigül, ikinci turda sözü tekrar Prof. Dr. Tecer Atsan’a verdi. Atsan, tarımda neden planlamanın yapılamadığını şu sözlerle açıkladı: “Biz akademisyenler olarak verileri göz önüne alıyoruz. En son 2001 yılında genel tarım sayımı yapıldı. O tarihten sonra da bir daha yapılmadı. Elinizde veri olmayınca analiz, planlama yapamıyorsunuz. Hangi üründen ne kadar üretelim planlayamıyoruz. Türkiye’de pek çok tarım kenti var. Antalya, Mersin gibi… Bir hıyar Antalya’dan Erzurum’a gelene kadar büyüyor. Mesafeler uzadıkça pazarlama sürecinin uzamasından dolayı tüketiciy yüksek fiyatlara maruz kalıyor. Türkiye’de belirli kentlerde, kentsel tarım yapılarak belki bu pazarlama zincirini kısaltmak suretiyle üretici ve tüketiciyi birbirine yakınlaştırıp, sağlıklı ürünleri, ucuz gıdaları herkese ulaştırabiliriz.”

El ele vermezsek kalkınamayız”

Prof. Dr. Tecer Atsan’ın sözlerini tamamlamasının ardından, Doç. Dr. Bahar Yenigül sözü, Neptün Soyer’e verdi. Yerel yönetimlerle çok sıkı ilişki içinde olduklarını söyleyen Soyer, veri tabanı çalışmasıyla ilgili olarak sorun yaşanmasına rağmen, ürün yelpazesinde yönlendirici olabildiklerini söyledi. “Biz, bu toprağın, bu ekosistemin bir parçasıyız. Toprağına sahip çıkan köylüye ‘banane’ diyemeyiz. Yaşayan hayvanlara da saygı duymak zorundayız. Dolayısıyla, çok düşünmemiz lazım, birbirimizle elele olmamız lazım. El ele vermezsek kalkınamayız” diyen Neptün Soyer, daha ileriye gidebilmek için daha çok çalışmaları gerektiğini söyledi.

Gıda tabağımıza nasıl geldi sorgulamalıyız

İkinci turda söz alan Yasmina Lokmanoğlu da “Kent ve kır beraberce yaşıyoruz. Belediyeler kırsal tarıma nasıl destek vereceklerini de artık öğrendiler. Bizim belediyelerden en çok beklediğimiz şey, ekilen ürünlerin satın alınması. Bakın yerel bir ürünü, yerel bir türü ekmeye çiftçiyi ikna edebilmemiz için bunu satabilme garantisi vermemiz gerek. Bazen miktarlar o kadar büyük oluyor ki biz gönüllüler alamıyoruz. Kooperatiflerin ve belediyelerin satın alma garantisi çok önemli” dedi. İkinci olarak belediyelerden en fazla beklediklerin şeyin, insanları yerel gıdaya teşvik edecek kampanyalar yapılması olduğunu belirten Lokmanoğlu, “İnsanlara yedikleri yemekleri sorgulatacak mesajlar verilmeli. Biz bunu anlatıyoruz ama yerel yönetimler de destek verirse çok iyi güzel olur. Gıdanın tabağımıza nasıl geldiğiniz sorgulamak çok önemli.Kaybolmakta yemek tarifleri derlenmeli” dedi. 8 Ekim’de başlayacak Slow Food etkinliği ile de biligi veren Yasmina Lokmanoğlu, bu etkinlikte Türkiye’den lezzetleri de paylaşacaklarını belirtti.

tarım45Tarım ve hayvancılıkta güven sorunu var

İkinici oturumda son sözü ise Ardahan Belediye Başkanı Faruk Demir aldı. Başkan Demir, “Her kriz yeni fırsatlar sunar” ifadeleriyle söz başlarken, Anadolu’nun üretimden kaynaklı bir sorunu olmadığını, ihtiyacı olan şeyin organizasyon olduğunu belirtti. Demir şöyle devam etti: “Hayvancılığa yatırım yapan insanlar var. Kurban Bayramı’nda satacağını hesaplıyor doğal olarak. Ama bir bakıyorsunuz ithalata izin verilmiş. Vatandaş ona verdiği emeği, yaptığı masrafı çıkaramıyor ve iflas ediyor. O yüzden güven ve istikrar sorunu var tarım ve hayvancılıkta. Şu anda burada biz rozetimizi çıkartırız herkesin belediye başkanıyız ama ülkeye yeniden bir umut olabilmek için özellikle tüketimin çok olduğu büyükşehirlerin daha belirgin bir şekilde Anadolu’yu alım yaparak destekleyen bir politika olmalı.”

Vatandaş üretiyor ama kime satacağını bilmiyor

“Anadolu’da hiç alanda yeniden bir eğitim vermeye, alan aramaya gerek yok fakat bu zinciri kuracak, refleks gösterecek yöneticilere ihtiyaç var” diyen Başkan Demir, İstanbul’da yapılan tarımın ne kadar doğal olabileceğini sorgulayarak, bunun şarampol tarım olduğunu söyledi. Türkiye’nin işini hem zor hem de kolay olduğunu belirten Faruk Demir, “Her alanda üretim var. Ama bunun bir tacirden almak var bir de üreticiden almak var. Toptancı anlayışı ile tüketim yapılıyor. O yüzden kooperatifler gelişecek. Bir iki sonra Ardahan kadın koopratifi 10 milyon sermayeli bir kurum haline gelecek. Vatandaş üretiyor ama kime satacağını bilmiyor” dedi.

Kapanışta konuşan Moderatör Doç. Dr. Bahar Yenigül, Erengül Bilenser’e oturum için teşekkür ederek, oldukça verimli bir oturum olduğunu belirtti. Erengül Bilenser de konuşmacılara ayırdıkları zaman için teşekkürlerini iletti ve verimli geçen oturumun bu konuyla ilgilenenlere yol gösterici olacağını sözlerine ekledi.

Facebook Yorumları